Anasayfam Yap
   


Viyana : Her Mevsimde Bir Başka Güzel ...
Tarih: 16.12.2011
5287 Kez Okundu
0 yorum var.
Yazi Boyutu
Viyana : Her Mevsimde Bir Başka Güzel

Derler ki, “her mevsimde ayrı bir güzeldir Viyana”. Bana ve arkadaşlarıma mevsimlerden en güzeli yaz aylarında gitmek nasip oldu. Avrupa’nın yaz başlarında soğuk olduğunu düşünüyorduk. Bundan dolayı seyahatimizi ağustos ayına göre ayarladık. Gelmeden önce hava tahminlerine göz gezdirerek yanımıza ne tür kıyafetler almamız gerektiğini kararlaştırmaya çalışıyorduk. Seyahate çıkmadan önce her ülke için, ayrı bir heyecan kaplardı içimi. Burada ise ajandamızda üç, ayarlayabilirsek ve Bratislava’yı da katarsak dört ülke gezecektik. Normalin üç, dört katı bir heyecan vardı kalbimde. Tur dâhilinde bir ülkeyi gezmiş bitirmiş de olsam o heyecan kalbimde azalmıyordu.

 

Bir önceki gün Budapeşte’yi karış karış dolaşmış, görmek istediğim birçok yeri kısıtlı bir zamanda görmüştüm. Çok güzel anılarla Budapeşte’yi tamamlamıştım. Heyecanım hala yükseklerde geziniyordu. Ancak genel olarak bakıldığında, turistik gezi dâhilinde orada olduğumdan dolayı ve toplamda üç – dört ülke için sadece bir hafta vaktimin olduğunu düşündüğüm zaman, yapılacak çok şey ama yapılacak çok az zaman vardı.

                                 

Otobüsle Budapeşte’den Viyana’ya geçtik. Rehberimiz gezi kapsamı içinde Viyana panoramik turun dahil olduğunu söyledi. Başta kulağa güzel gelse de bu durumun istediğimin tam tersi olduğunu anlamam geç olmadı. Otobüs görmek istediğim yerlerin önünden hızla geçip gidiyordu. Rehber bir yandan sağımızdaki solumuzdaki binalara dikkatimizi çekiyor, gerekli bilgiler veriyor ancak bir yandan da otobüs tam gaz yavaşlamadan yola devam ediyordu. Gözlerimin önünden Opera binası, Parlamento binası, İmparatoriçe Maria Theresa Heykeli ve Hofburg Sarayı gibi önemli tarihi ve kültürel binalar hızla geçip kayboluyordu. Dahası birçok binanın önü ağaçlarla kapalı olduğu için hiçbir şekilde verimli resim çekmek mümkün değildir. Bu sebepten dolayı içimize sindirerek gezmek nasip olmadı o dakikalarda. Kendi kendime “Bu iş burada bitmez…” diyerek sakinliğimi korudum. Gün erkendi, aklımda bu görmek istediğim yerleri mutlaka göreceğimi kendime şartlayarak otobüste arkama yaslandım ve etrafımdaki güzellikleri ilgiyle seyretmeye daldım.

 

Panoramik tur kapsamında otobüsün durduğu ilk yer Hundertwasser House isimli yapıydı. İlk başta bakanlara bir sirk evini anımsatacak şekilde düzensiz renklerden oluşan bu bina, Friedrensreich Hundertwasser tarafından 1980’li yıllarda bina birçok farklı binanın kalıntılarından, parçalarından ve malzemelerinden oluştuğu söyleniyor. Her bir sütun, her bir blok kendi içinde farklılık gösteriyor. Düzensizliğin içindeki ahenk insanı farklı dünyalarla tanıştırıyor. Simetri ve düzenin fazla gözlemlenmediği bu bina normalin dışında olduğu için görülmesi gereken ilginç yapılardan biri.

 

 

Güneş batmak üzereydi, her ne kadar göreceğim ve görmek istediğim çok yerin olduğunu düşünsem de akşam olunca görülecek yerler karanlığın arkasına saklanır. Güneş ışığı kadar olmasa da yapay ışıklandırmalar bir şekilde aslının yerini tutmaya çalışıyordu. Hofburg Sarayı’nın önüne geldiğimde bu durumla karşı karşıya kaldım. Alacakaranlık olduğu için ışıklar yanmış ve sarayın tüm görkemi karanlığın içinde altın gibi parlıyordu. Meydanda ki Franz Joseph heykelleri bütünün güzel birer parçalarıymış gibi bulunduğu yere ayrı bir güzel anlam katıyordu. Akşam karanlığının iyice bastırması üzerine kalan yerleri bir sonraki gün tamamlamak üzere şehre veda edip otelimize döndük.

 

 

Her adımı, her noktası ayrı eğlenceli ayrı güzeldi Viyana’nın. Her zaman derler ya, Viyana’ya değil bir gün bir ay bile yetmez gezmek için. Her müzesinde ayrı bir kültür, her kilisesinde ayrı bir mistik hava mevcuttur Viyana’da. Çok haklılar aslında…

 

Ertesi gün sabahın ilk ışıklarıyla, karşılaşmayı bekleyen iki sevgili gibi Viyana’nın güzel sokaklarına geri dönerek şehrimizle buluştuk. Viyana’nın olmazsa olmazlarından biri olan Schönbrunn sarayına tramvayla birkaç durak uzaktaydık. Ne kadar uzak olursa olsun mutlaka gidilip görülmesi gereken bir saray. Tramvaydayken tatlı bir heyecan vardı içimizde. Ne kadar muhteşem bir yer olduğunu biliyorduk ama orayı kendi gözlerimizle görmek ve o tarihi baştan yaşamak istiyorduk. Sarayın önüne geldiğimizde adeta soluksuz kalmıştık. Gittiğimiz yerler, bu muhteşem yerin yanında artık soluk kalıyordu gözümüzde. Göz alabildiğince uzanan bahçesi, bahçenin etrafına yerleştirilmiş 32 adet mitolojik kahramanların heykelleri insanın gözünü hemen alıyordu kendine. 1966 yılında “Unesco World Heritage” olma unvanını kazanmış olan bu saray her metrekaresiyle ve etrafındaki bütün güzelliklerle bu unvanını sonuna kadar hak ettiğini bize kanıtlamış oldu. Sarayı daha geniş açıdan görmek isteyenlere bahçenin sonundaki “The Glorietteg” ya gitmeleri şiddetle tavsiye edilir.

 

Schönbrunn Sarayı’ndan sonraki durağımız bir önceki gün gündüz gözüyle görmenin nasip olmadığı Hofburg Sarayı ve müzeler bölgesiydi. Yapay ışıklandırmanın güneş ışığının yerini hiçbir zaman tutamayacağını vurgular gibi saray ve binalar gün yüzüyle gözümüze daha bir güzel daha bir ihtişamlı geldi.

 

Viyana’ya kadar gelip de bu kadar sanatın, kültürün ve ihtişamın doğduğu yerde bunların sergilendiği yere gitmemek olmazdı. Hofburg sarayının müzeler bölgesindeki Viyana Sanat Tarihi Müzesi’nde geçirdiğimiz birkaç saat kapsamında Jan van Eyck, Albrecht Dürer, Giuseppe Arcimboldo, Michelangelo Merisi da Caravaggio, Peter Paul Rubens, Raphael, Johannes Vermeer, Diego Velázquez, Pieter Brueghel gibi değerli sanatçıların tablolarının yanı sıra Mısır ve Yakındoğu Koleksiyonu, Yunan ve Roman Antik Koleksiyonu, Madeni Paralar koleksiyonu ve Dekoratif sanatlar koleksiyonu derlemelerinden paha biçilmez parçaları görmekte mümkün oldu.

Hava bir önceki gün kadar sıcak ve bunaltıcıydı. Güneş altında fazla duramıyoruz ama bir yandan da yürümek dışında çok fazla seçeneğimiz de yok. Enerjimiz yerinde olmasına rağmen sürekli su kaybediyor ve gereğinden hızlı yoruluyorduk. Bu sebepten dolayı yakın mesafelere yönümüzü ayarlıyor ve istediğimiz yere gelince normalden fazla mola vermek durumunda kalıyorduk. Şanslıysak gölge buluyor ve gölge kısımlarında yürüyorduk. Bu durumda güneş; hem dostumuz hem de düşmanımız gibi davranıyordu.

 

Sanat tarihi müzesine en yakın mesafede olan Parlamento binasına yöneldik. Binanın önüne geldiğimizde; - otobüsle önünden hızlıca geçip de en fazla anlamsız birkaç fotoğraf çekmemin üstünden 24 saat sonra - istediğim şekilde, istediğim yerde duruyordum. Bir heykelin, bir yapının, gerekirse bir kayanın bile kıymetini bilmeden yanından uzaklaşmak bu gibi durumlarda yeterince moralimi bozuyordu.

 

Sıcaktan kendimizi korumak için Parlamento binasının altında gölgeye sığındık. Bir yandan tam üstüme parlamento binasının sütunlarına bakıyor bir yandan da yolun karşısında ki binada bu aynı sütun yapılarını gördüğümü kesinleştirmeye çalışıyordum. Karşımdaki parkın içinde bulunan bu yapı Theseustempel’dı. Mimari bakımdan Acropol’u andıran bu yapı batı kültürü içinde Helenistik dönemden kalma tapınak gibi kendini öne çıkarmayı başarmıştı. Yeşillikler ve bahçenin içinde konuşlanmış olan bu bina sanki yolun karşısında Parlamento binasının önünde olan Athena heykeli ile birbirine göz kırpar gibi duruyorlardı. Bu mitolojik hava içinde heykelin canlanıp tapınağa gelmesini beklemek sanırım çok hayalperest bir durum olmaz!

Sıcak hava, yavaş yavaş yerini akşamın ılıman havasına bırakıyordu. Aklımızda tur ile ilgili gezip görülecek yerler dışında tek bir unsur kalmıştı. Gelmeden önce kime sorduysak, kime “Viyana” dediysek bize “Şnitzel!” diye cevap verdiler. Denilene göre Viyana’ya gidip de şnitzel yememek büyük kayıpmış. Ancak öyle her yer de yenmezmiş bu Şnitzel… Yaklaşık 100 yıldır bu işi yapan ve şnitzeliyle meşhur restoran Figlmüller de yenmesi gerekiyormuş. Bu kadar kişiden duyduktan sonra adeti yerine getirmek amacıyla restoranın olduğu yere doğru gitmeye başladık.

 

Restoranı bulmak sanılandan daha kolay oldu. Restoran önündeki uzun uzun kuyruklardan gelmiş olduğunuzu anlıyorsunuz. Ara sokakların birinde olan bu restoranın birde birkaç blok ötede bir şubesi daha varmış. Yemek yemeyi çok sevsem de bu yaşıma kadar bir restoran ve bir yemek için koşmam gerektiğini hiç hatırlamıyordum! Arkadaşımız önden giderek bir diğer restoranda yer olup olmadığını kontrol etmişti. Şansımıza ikinci restoranda sıra beklemeden bir masa bulduk. Geleneksel şnitzellerinden sipariş ettik. İçimden “Ne kadar değişik olabilir ki? Nesi bu kadar meşhur ki bunun?” diye düşünürken bütün sorularımı tek bir lokmada yutturan tabak geldi önüme. Daha fazla söze gerek kalmamıştı. O andan sonra sadece ben, yüzyıllık gelenek ve bu geleneğin midemde oluşturduğu tarifsiz hazzı kalmıştı.

 Restorandan çıktığım zaman, birkaç gün önce Budapeşte’den ayrılırken yüzümde oluşan aynı gülümseme oluştu. İstediklerimi başarmış olmanın verdiği mutluluğun yüzüme yansımasıydı bu. Unutulmaz anıları yaşamakla beraber muhteşem yerler görmüş, Viyana’nın muhteşem atmosferinde kendimize yer bulmuştuk. Her adımımızda şehri baştan yaşamış ve her gittiğimiz yerde mükemmel hazzı yaşamıştık. Bir sonraki gün Prag için yola çıkacaktık. İçimden “Çok lezzetli bir pastanın üçte ikisini yedim… Ama hala açım!!” diye geçirdim. Geriye gideceğimiz bir Şehir daha kalmıştı. Bir sonraki gün için heyecanlanmakla beraber şu kısa zamana ne kadar çok şey sığdırdığım için ayrı bir sevinç içimi kaplamıştı.

 

Geziye başlamak için bu yapı her ne kadar aklımdaki ilk binalardan biri olmasa da, görülecek her bina görülecek her mekân kendi içinde ilginçti. Bu gibi durumlarda sanırım önceliklerinin değiştirilmesi bir gezgin için sıkıntı yaratmayacak bir durum olarak nitelendirilebilir. Sonuçta kısıtlı bir süre de olsa, bir gruba bağlı olma durumu her gezginin hoşuna gitmeyebilir.

 

Panoramik tur dâhilinde gidilen ikinci yer Belvedere Sarayıydı. Saray 1668 – 1675 yılları arasında Savoy Prensi Eugene tarafından yaptırılmış. Osmanlılar yenildikten sonra saray inşası için Johann Lucas von Hildebrandt ile anlaşan Prens “Bana öyle bir saray yap ki, insanlar Osmanlıları yendiğimi anlasınlar!” demiş. Bunun üzerine inşa edilen sarayda genel mimariden farklı olarak sarayın iki yanındaki kuleler Osmanlı çadırlarını temsilen kubbe şeklinde tasarlanmıştır. Saray yapısı son derece güzel ve bahçe kısmı oldukça geniş olduğundan insan uzun uzun bakmaktan ve doya doya gezmekten kendini alamıyor.

 

Güneş tepedeydi ve oldukça sıcak bir gündü. İnsanlar adım atarken terden kısa sürede sırılsıklam oluyordu. Avrupa ülkesinde bu kadar sıcağın nasıl olabildiğini aklımız alamıyordu. Normalin ne kadar üstünde bir sıcaklık olduğunu anlamamız geç olmadı. Ertesi gün, gazetelere baktığımız zaman oluşan sıcaklıkların manşeti paylaşacak kadar önemli olduğunu gördük. Manşette “Rekor sıcaklık: 41 C derece!” yazıyordu.

 

Tahmin ettiğimiz üzere tur dahilinde olanlar tam anlamıyla gezmek isteyenler için yeterli değildi. Belvedere Sarayı’nı gördükten sonra tur kafilesi otele yerleşti ve odalarına çekildi. Saat henüz çok erkendi, görmek istediklerimi gerçekleştirmek için doğan bu fırsat düzgün bir şekilde kullanmam gerekiyordu. Otel yakınlarında tramvay mevcuttu ve son durak olarak opera binasına - yani tam olarak gitmek istediğim yere - gidiyordu. Tramvayla yolculuk yaklaşık 25 dakika sürdü. Son duraktan biraz yürüme mesafesinde üstünde atlı heykelleriyle bezenmiş opera binası beni karşıladı.

 

Zamanında çok önemli operaların burada perde aldığını düşündüğüm zaman çok önemli bir kültür kesişiminin ortasında olduğumu hatırladım. Zaman yaratıp operalara katılmak ve akşamı orada geçirmek, isteklerimin arasındaydı. Ancak bir yandan görmem gereken birçok yeri gözümde canlandırdım ve önceliklerimi tekrar tarttım. “Başka bir bahara…” diyerek yola devam ettim.

Viyana’nın ana yollarından çıkarak “Hayat ayrıntılarda gizlidir.” diyerek ara yollara daldık. Her bir yol, her bir kıvrım kendi içinde güzel kendi içinde hayat doluydu. Gitmek istediğimiz yeri kafamızda çizip yolumuzu rotamızı ona göre ayarlamıştık. Kaybolsak bile bunun “Viyana’da” olacağını ve bunun bile bir eğlencesinin olacağının farkındaydık. Kaybolmadık tabi orası ayrı!... Yollar bizi Stephansdom kilisesine getirdi. Kilise mimarisine ve katolik mezhebinin en önemli unsurlarının göz önünde olduğu çan kulelerine her zaman hayran olmuşumdur. “Sonsuzluğa uzanmayı” hedefleyen kulelerin tasarımı ve yapısı, o zamanın şartlarında o inşaatın ve kulelerin nasıl yapıldığını düşünmek bile beni bu yapı harikasıyla daha da bütünleştiriyordu.

 

Dış görünüşü hakkında bu kadar pozitif düşüncelerimizin olduğu Stephansdom’a gelip de içinin muazzamlığını görmeden olmaz diyerek kiliseye girdik. İçinin en az dışı kadar muhteşem olduğunu görmemiz uzun sürmedi. Tasarım ve içindeki mistik havanın insanı etkilemesi, aklını başından alması bir yana, sadece yanan onlarca dilek mumlarının ışıklarının görsel ahengi bile insanı ruhani bir huzur içine alıyor.

 Zamanın ilerlediğini hissettikçe her ne kadar içinde bulunduğumuz huzur dolu ortamı terk etmek içimden gelmese de kiliseden çıkıp yönümüzü Hofburg Sarayı tarafına çevirdik. Tur dahilinde önünden hızlıca geçtiğim ve düzgünce zaman geçiremediğim bütün yerleri görme arzusu içindeydim. Bunların başında da tabi ki ünlü Hofburg Sarayı geliyordu. Yol üstünde saraya birkaç sokak kala bir heykel gözümüzü çalıyor. Yakından baktığım zaman ünlü Goethe heykelinin önünde olduğumu gördüm. Ünlü Alman edebiyatçının heykelinin bu kadar yakınımda olduğunu unutmuş önünden bir yabancı gibi geçip gitmek üzereydim. Her ne kadar almanda olsa Avusturya’da değerli bir edebiyatçının heykelini görmek Avrupa insanının insana, edebiyata ve sanata verdiği değeri gösteriyor.

ZİYARETÇİ YORUMLARI...
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz ekleyin.
SİZİN YORUMUNUZ...
Yorumlarınız bizim için önemlidir
Ad Soyad....:
      
Not Başlığı....:
Notunuz......:

Posta Kutusu Medya Tanitim - 2011 Tüm Haklari Saklidir.
Bu sayfanin grafik tasarimi ve kod yazilimi tamamen Nafiz KARAHISAR tarafindan yapilmistir.
nfzkara@hotmail.com
Yayın Grubu
Posta Kutusu Medya Tanıtım
AnkaraStyle | Yeni Demet Dergisi | Kargo | Barkod
Medya | Ajans | Organizasyon