Anasayfam Yap
   


ENGİN YÜKSELLE KAHVE MOLASI...
Tarih: 13.12.2011
6498 Kez Okundu
0 yorum var.
Yazi Boyutu
ENGİN YÜKSELLE KAHVE MOLASI

Bu ay ki konuğumuz, sanata, tiyatroya yıllarını vermiş, hayatı nostaljisiyle yaşamayı seven bir tiyatrocu. Artist dememek lazım. Çünkü argoda kullanılan artist lafıyla kıyaslama yapıyor. Biz kendisini – ne yazık ki – dizilerden tanıyoruz. Ancak o hayatında hep tiyatrosuyla tanınmak isteyen bir gönül insanı… Engin Yüksel… “Sizinle tiyatro ve tiyatroculuk hakkında bir söyleşi yapabilir miyiz?” diye sordum. “Olur tabi neden olmasın” dedi. Ancak kendisi İstanbul’da olduğu için konuşmalarımızı telefon ve mail ile gerçekleştirdik. Soruları gönderdim. Ben mail beklerken kapı çaldı. Gelen postacıydı. Elinde tuttuğu zarf ise Engin Yüksel’in el yazısıyla gönderdiği mektubu içeriyordu. Yine yapacağını yapmış ve birçoğumuzun elektronik yaşamlar arasında unuttuğu yöntemi seçmişti. Soruların cevabını “MEKTUP” ile göndermişti… İlk sayfayı buraya aktarmak istiyorum. Daha sonra da keyifli röportajımızla sizi baş başa bırakacağım.

Merhaba,

Ben Sakarya il sınırları içinde, iki tarafından dere geçen Sukenarı Köyü’nde doğdum, büyüdüm. Burası hala kendim olduğumu düşündüğüm tek yer. Doğruyu bulduğum yerdir, Sukenarı Köyü. Fakat sizin aracılığınızla bir konuya değinmek isterim. Köyümün iki yanından geçen ve çocukluğumda pırıl pırıl akan deremizde şimdilerde, yukarıda kurulmuş fabrikaların atıkları yüzünden simsiyah sular akmakta ve hiçbir canlı yaşamamaktadır. Çevre Bakanlığı’nın bu konuda acil bir şeyler yapmasını istiyorum. Çünkü bu kirli dereden tarım sulaması yapılmakta, çevredeki hayvanlar bu sulardan içip telef olmakta. Kısacası buradaki tehlike bütün ülkeye yayılmakta. Bu duruma canım yanıyor, çok üzülüyorum. Duyarlıyım çünkü tiyatro sanatçısıyım. Ayrıca duyarlı olmak için de sanatçıyı olmaya gerek yok. Sanatçı olmak duyarlılıktır.

A.S: Tiyatro hayatınızı bize biraz anlatır mısınız? Bu aşk nasıl doğdu?

E.Y: Peşinen söyledim, ben tiyatro sanatçısıyım. Çünkü bizleri genelde artist diye adlandırıyorlar. İkisi aynı kapıya çıkıyor ama artist başka bir kavram. Bu kelime yüzünden kavgalar çıkabilir. Denemesi bedava… Yoldan geçen birine kibar bir dille “Af edersiniz, artist misiniz siz?” diye bir sorun. Şöyle bir elini kaldırıp “Sensin artist” diyerek….neyse konumuz bu değil. Zaten bu ülkede yeteri kadar artist var. Bilinsin istedim. Lise yıllarında oluşmaya başlayan bir fikirdi tiyatro sanatçısı olmak. İyi ki bu fikre kapılmışım. O dönemlerde tiyatroyu öğrenmek adına elime geçen her kitabı okudum. Bu heyecanla da liseden sonra İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’ne girdim. 1990 yıllarında Dormen Tiyatrosu’nda, Şahane Züğürtler adlı oyunla profesyonel tiyatro oyunculuğuna adım attım. Sonraki yıllarda Dormen Tiyatrosu’nda sırasıyla Hastalık Hastası, Neredeyse Kadın, Beşten Yediye, Sevgilime Göz Kulak Ol, Alo Arkadaş, Bit Yeniği, Kare As ve Zafer Madalyası adlı oyunlarda oynadım. 1995 yılında konservatuardaki öğrenimimi tamamladım. Dormen Tiyatrosu’nun kapanmasıyla birlikte tiyatroya ara verdim. 2009 yılında “Dün Gece Yolda Giderken Komik Bir Şey Oldu” adlı müzikal oyunla ve 2010 yılında “Ben Patronum” adlı oyunla tiyatro sahnelerine geri döndüm.

A.S: Biz sizi son yıllarda revaşta olan çocuklar duymasın ve arka sıradakiler adlı dizilerden tanıyoruz. Filmografinizden bize biraz söz eder misiniz?

E.Y: Uzun yıllar televizyon dizilerinde oyunculuk ve seslendirme yaptım. Gönül Yarası, Son Osmanlı, Cenneti Beklerken, Dinle Ney’den, Hoş geldin Hayat, Ev, Hür Adam adlı sinema filmlerinde önemli roller üstlendim. Bu arada iyi ki dizi filmler var. Sizin de söylediğiniz gibi “….dizilerden tanıyoruz…” cümlesi çok önemli. Tanınıyor olmak çok güzel. Fakat bir o kadar da acı. Çünkü gönlümüzden geçen hep “sizi şu tiyatro oyunundan tanıyoruz.” demeleri.  Ama televizyon kısa sürede tanınmayı kolaylaştırıyor. Ayrıca televizyon için ekstra bir eğitim almak da şart değil. Televizyon içine koca bir keresteyi at, mobilya olarak çıkıyor karşımıza. Fakat tiyatro yoluyla tanınmak için bazen bir ömür bile yetmeyebilir. Çünkü tiyatro bünyesinde odunları barındırmıyor. Arka Sıradakiler adlı dizide “Zafer Öğretmen”, Çocuklar Duymasın adlı dizide ise “Zabıta Mesut” olarak izleyici karşısına çıktım. Sakin Kasabanın Kadını ve Aşkın Dağlarda Gezer adlı dizilerde değerli yönetmenimiz Veli Çelik ile çalıştım ve kamera karşısında kendimi geliştirme fırsatı buldum. Kınalı Kar, Kurtlar Vadisi, Arka Sokaklar ve Ezo Gelin rol aldığım diğer diziler.

A.S: Sizi çok etkileyen, bu rol bana tam uydu dediğiniz bir rol var mı?

E.Y: Eski bir sinema ve dizi geleneğidir ülkemizde; “Tam sana göre bir rol…” ben bunu kabul etmiyorum. Bir tiyatro sanatçısı üstlendiği her rolün üstesinden gelebilmeli. Yönetmen ya da yapımcı “Tam sana göre bir rol yok. Fakat bir rol var. Sen bunun üstesinden gelebilirsin” diyebilsin. Beni en çok etkileyen, tam benim yapıma uydu diyebileceğim rol yok. Çünkü ben daha çok o role uydum mu diye düşünürüm. Çünkü rol kişisi bir oyunda o oyunun bütününe yani öyküsüne hizmet ettiği için, o bütüne ne kadar yararım olur diye düşünür ve rolümü bu bütüne uyması için çalışırım. Eğer benim ortaya koymuş olduğum performans uygun değilse zaten yönetmenimiz olmadığını söyler. Yalnız şunu söylemek isterim, bir rolü ortaya çıkarmakta zorlandığım oyunlar olmadı değil. Mesela “Dün Gece Yolda Giderken Komik Bir Şeyler Oldu” adlı müzikal oyunda yönetmenimiz, hocamız Haldun Dormen, yaşlı bir kadın satıcısı ve aynı zamanda gay olan Marcus Lycus rolünü bana verdi. Oyunu okuduğumda eyvah dedim. Ben bu rolü çıkaramam. Haldun Hocama tereddütlerimi anlattım. “Hem çok zor, üstüne üstlük şarkı söylüyor.” dedim. Haldun Hoca’da “Sen oynarsan komik olacak” dedi. Gerçekten de öyle oldu. Komedi türü için “Komik” bir karakter oldu.

A.S: Şu anda sahneye koyduğunuz bir oyun var mı?

E.Y: “Gün Eksilmesin Penceremden” adlı tek kişilik bir tiyatro oyunumuz var. Yönetmen Vural Buldu ile birlikte 2011-2012 tiyatro sezonuna yetiştirmek için provalarına başlamış bulunmaktayız. Tiyatro adına yeni bir kazanım saydığım bu oyunun tek karakteri, değerli şairimiz Cahit Sıtkı Tarancı. Hazırlamış olduğumuz bu oyunun textini ben uyarladım. Şu an çalıştığım tek proje bu. Üsküdar Belediyesi’nin desteği ile Üsküdar Gençlik Merkezi’nde provalarımıza kan ter içinde devam ediyoruz. Şimdilik çalışmalarımız gün be gün iyiye gidiyor. Çok çalışıyoruz, titizleniyoruz. Çünkü hem Cahit Sıtkı Tarancı’ya hem de tiyatroya yakışır olmasını istiyoruz.

A.S: Bize biraz projeyi anlatır mısınız?

E.Y: Bu çalışmaya çok zaman önce karar vermiştim. Ancak oynamaya değil, yazmaya. Cahit Sıtkı Tarancı’nın hayatını tiyatro sahnesine taşıma fikri, konservatuarımdaki son yıllarıma rastlar. Cahit Sıtkı Tarancı’nın eserlerini ve hakkında yazılmış yazıları okurken kendisiyle yapılmış bir röportaj çok dikkatimi çekmişti. “…Cumhuriyet dönemi şiirimizin usta ellerde olduğuna çok memnunum. Hikayeciliğimizde öyle. Fakat piyes yazma alanında aynı canlılığı gösteremediğimize üzülüyorum. Ömrüm vefa ederse bir piyes yazmak isterim. Daha yaşım ne ki, acelem ne?” demiş. Merak ettim. Tiyatro tarihi derslerimize giren çok değerli hocama, Cevat Çapan’a, Cahit Sıtkı Tarancı’nın bir tiyatro oyunu yazıp yazmadığını sordum. Hocamız yazmadı deyince işte bu delice fikre kapıldım. Bu fikir, “Cahit Sıtkı Tarancı’ya onun kelimelerini, onun hikayelerini, mektuplarını ve elbette onun şiirlerini kullanarak bir piyaz yazdırmak fikri”. Şimdi düşünüyorum da iyi ki bu fikre kapılıp bu oyunu yazmışım. Önce hocalarım Müşfik Kenter, Cevat Çopan ve Güngör Dilmen beğendi. Sonra da Devlet Tiyatroları’na kabul edildi.

engin yüksel

A.S: Nasıl karar verdiniz Cahit Sıtkı Tarancı’nın hayatını oynamaya?

E.Y: Bir oyun yazarı olarak yazdığım oyunun başkaları tarafından oynanmasını çok isterim. Fakat bir oyuncu olarak hiç kimse bir role bu kadar uzun yıllar çalışmamıştır. Çünkü ele almış olduğum rol Cahit Sıtkı Tarancı’nın kendisi ve ben kendisini tanımaya çok uzun yıllar önce başladım. Onu çok iyi tanıdım ve anladım. Şimdi ise tanıyıp anladığım Cahit Sıtkı Tarancı’yı anlatabilmek için çalışıyorum. Umarım anlatabilirim, umarım anlaşılırım.

A.S: Sizi edebiyatıyla en çok etkileyen sanatçımız cahit sıtkı tarancı mıdır yoksa bize başka isimler sayabilir misiniz?

E.Y: Şu anda tabii ki edebiyatıyla beni en çok etkileyen Cahit Sıtkı Tarancı diyebilirim. Fakat onu da bir bütün olan edebiyatın bir parçası olarak görüyorum. Cumhuriyet dönemimizde yetişmiş olup şiirleriyle edebiyatımıza damgalarını vurmuş olan Nazım Hikmet, Orhan Veli, Necip Fazıl, Oktay Rıfat, Melih Cevdet, Sabahattin Kudret, Ziya Osman… gibi ustaları yok sayamam. Her birinin ayrı ayrı önemi, etkileri vardır hayatımda.

A.S: Oyunlarınızı yazarken ya da sahnelerken etkilendiğiniz üstatlar kimler?

E.Y: oyunlarımı yazarken demeyelim. Şimdiye kadar bitirdiğim kayda değer tek çalışmam “Gün Eksilmesin Penceremden” adlı uyarlamadır. Tekrar tekrar okuduğum yazarlar vardır. Her birini her okuyuşumda yeni yeni yönlerini keşfeder ve bundan büyük keyif alırım. Çehov, Tolstoy, Dostoyevski, Victor Hugo ve vazgeçilmezim Shakespeare… Bizden Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Muzaffer İzgül, Nazım Hikmet, Melih Cevdet, Orhan Veli… gibi yazarlar tekrar tekrar okumalarımın arasında yer alan yazarlardır.

A.S: 20 yıllık bir evliliğiniz var… bir evliliği böyle uzun yıllar ayakta tutmanın sırrı nedir?

 E.Y: zor ama bir o kadar da güzel bir soru. 18 yıllık evliliğim var. Evliliği bu kadar uzun ayakta tutmanın sırrını 40 yıl evli kalanlara sormanız daha doğru olur. Fakat benim şuncacık sırrımı size şöyle açıklamak isterim. Başta eşim Gülcan hanım, sonra kızımız Sude Eylül’dür. İki hayatı olan insanlardan sayarım kendimi. Biri sanat hayatım, diğeri gerçek hayatım. Sanat hayatımın içinde ele alınan bir projede verilen bir rol karakteri beni tamamlar ve o rol karakteri ile anılırım sağda solda. Gerçek hayatta beni tamamlayan iki insan var. Biri eşim, diğeri kızımızdır. Ve ben onların yanında ben olurum. İkisi olmadan gerçek hayatta eksik olduğumu bilenlerdenim.

A.S: Tiyatrocu Engin Yüksel’i elimizden geldiğince tanıttık okuyucularımıza… Ama siz aynı zamanda bir babasınız. 16 yaşında bir kızınız var. Biraz ondan bahseder misiniz? Engin Yüksel nasıl bir babadır?

E.Y: Nasıl bir babayım? Başka anne babaları kıskandıracak kadar olmasa da mükemmel bir babayım. Ve hayatımda sevdiğim en gerçek, en güzel, en samimi rolüm bu. Anneliğin doğuştan geldiğini babalığın ise sonradan kazanılan bir güdü olduğunu bildiğim için ve baba olmayı gönülden istediğim için zaten eşime “Senin dünyaya getireceğin çocuğun babası olma hakkını bana verir misin?” diye evlilik teklifimi etmiştim. Eşim de iyi ki kabul etti. Her iyi baba kadar iyiyim. Aslında bu soruyu eşim ve kızıma sormuş olsaydınız onların anlatışıyla ben de en azından durumu bilirdim.

A.S: Türkiye’de sanata ve sanatçıya bakış açısı biraz farklı… Hatta hayatlarını sürdürmekte zorlanan, geçim sıkıntısı yaşayan birçok sanatçımız var? Tüketim toplumu haline geldiğimiz 21. yüzyılda sanatçı olmak adına eğitim alan bir çocuğunuz var… Hiç kendisine başka bir yol çizmesi gerektiğini anlattınız mı? Yoksa sizin de yönlendirmelerinizle mi hayatına yön verdi?

E.Y: Sanatçı olmak çok zorlu bir yolculuk. Sanatçı olmak sanat denilince ne anladığımızla ilgili. Ülkemiz geneline bakıldığında sanat ve sanatçıya verilen değer her kesime göre değişkenlik göstermektedir. Hayat boyunca hiç tiyatroya gitmemiş oyun seyretmemiş biri “Ben tiyatroyu çok seviyorum” diyebiliyor. Aynı söylem biçimi diğer sanat dalları için de geçerli. İşte bu çelişkiden dolayı ülkemiz sınırları için de sanatçı olmak, sanatla uğraşmak gerçekten çok zor. Bu sorunuz aslında başlı başına bir araştırma konusu olur ve bu konuda kitaplar bile yazılabilir. Şimdilik biz bizi anlayabiliyoruz. Fakat bu sanatın gelişmesine, sanatçının ortaya çıkardığı eserlerini geliştirmesine yetmiyor. Ya tiyatrocunun oynayacak sahnesi yok, ya müzisyenin enstrümanı yok, ya da ressamın boyası, fırçası… Sanatın yücelmesi için sanatseverlerin çoğalması gerekiyor ki bu konularda dünya seviyesine çıkabilelim. Bir sanatsever yeter. Bizim kadar deli olmasa bile kendisinden sonra gelecek sanatseverleri bizler yetiştirebiliriz. Tek isteğim topluma tutmak istediğimiz aynanın kırılmaması. Kızımın sanat üstüne almış olduğu eğitim konusuna gelince; evet haklısınız. Sanat üstüne eğitim almış bir babanın sanat üstüne eğitim almakta olan bir kızı var. Kendisine hiçbir zaman başka bir yol çizmedim. Sanat dallarından biri olan resim sanatını seçme konusunda da yönlendirmedim. Kızımız Sude Eylül, hayvanları çok sevdiği için meslek olarak ilk veterinerliği seçmişti. Fakat daha sonra yapmış olduğumuz gözlemlerimiz sonunda resme olan yeteneğini fark ettik. Ve bu yeteneğini kendisinin de fark etmesini sağladık. Yani bu konuda annesinin katkısı oldukça fazladır. Şunu da itiraf edebilirim. Annesine çekmiş. Çünkü eşim stilist ve devamlı çizimle uğraşmakta. Ben bu konuda Cin Ali’den öteye gidemedim. Fakat Sude Eylül’ün benden ve annesinden ayrılan çok önemli bir özelliği var. Gerçek ya da gerçek üstü birçok düşüncesini resim yoluyla anlatabiliyor. İşte biz de bu yeteneğini fark etmesini sağladıktan sonra diğer dersleri ile birlikte bu alanda da başarısını geliştirmesine yardımcı olduk. Yani fikir olarak yanında olduğumuzu hissettirip destek olduk, oluyoruz ve gücümüz, ömrümüz yettiğince de destek olacağız.

A.S: Engin Bey, dergimiz Ankara kent dergisi… Bu nedenle röportaj yaptığımız konuklarımızla Ankara üzerine de sohbetler gerçekleştiriyoruz. Engin Yüksel’in Ankara’sını bize anlatır mısınız?

E.Y: Benim Ankara’m herkesin Ankara’sı. Ankara’yı çok severim. Bütün diğer şehirlerimizi sevdiğim gibi. Fakat Ankara’nın bir yerinin dışı beni daima ürkütmüştür. Kocaman bir okula benzetirim Ankara’yı. Ciddi bir yerdir. Buna da etken olan bürokrasi trafiğidir kanımca. Bürokrasi Ankara’da daha yoğun yaşanıyor. Ayrıca Başkent olmasının getirdiği yorgunluk, bir telaş, bir hareketlilik var bu şehirde. Evrak, dosyalar, imzalar, toplantılar, üst ast ilişki durumları… İşte bu türden mevzular bu şehirde yaşayan kişiler için normal olabilir. Fakat bu şehre başka bir şehirden gelen için yorucu. Şunu özellikle söylemek isterim Ankara önce Ankara’ya sonra Türkiye’ye yakışan bir şehirdir. Ankara başka bir şehre yakışmaz.

A.S: Ankara’da en çok nerede huzur buluyorsunuz? En çok nereye gidiyorsunuz?

E.Y: Ankara’da huzur bulduğum tek yer, hani Ankara’nın bir yerinin dışı beni hep ürkütmüştür demiştim ya, işte bu Ankara’nın bir yeri Anıtkabir’dir. Bunu da oraya giden herkes bilir. Zaten Anıtkabir Ankara’dan olduğundan dolayı Ankara benim için kaçış değil, gerçek anlamda bir buluşma noktasıdır.

A.S: Son olarak okuyucularımıza söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?

E.Y: okuyucularımız için söyleyebileceğim tek şey var. “Okusunlar.” Televizyon da izlesinler, gezsinler, tozsunlar, sinemaya gitsinler… Zevk aldıkları her şeyi yapsınlar… Ama lütfen okusunlar…

ZİYARETÇİ YORUMLARI...
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz ekleyin.
SİZİN YORUMUNUZ...
Yorumlarınız bizim için önemlidir
Ad Soyad....:
      
Not Başlığı....:
Notunuz......:

Posta Kutusu Medya Tanitim - 2011 Tüm Haklari Saklidir.
Bu sayfanin grafik tasarimi ve kod yazilimi tamamen Nafiz KARAHISAR tarafindan yapilmistir.
nfzkara@hotmail.com
Yayın Grubu
Posta Kutusu Medya Tanıtım
AnkaraStyle | Yeni Demet Dergisi | Kargo | Barkod
Medya | Ajans | Organizasyon